Tüm kadın aksesuar fırsatları için tıklayın !

Kişiler (ı/vıı)
Korkular; anlatılamayan, paylaşılamayan hatta bölüşülemeyen, için için büyüyen, gelişen, yeşeren, her gelişmesiyle diğer duyguları daha da alt eden korkular. Sena yattığı yatağın içinde yaşadıklarını düşünüyor, alt edemediği korkuların esiri olmuş bir şekilde yatakta dört dönüyor, ağlamak istiyor; başaramıyor, uyuyamıyor, anlatamıyor, paylaşamıyordu. Nasıl yetiştirmişti ailesi onu. Her şeyi korkuya bağlamış, örf ve âdetleri, ahlaksal değerleri ön planda tutmuş, Sena’ya da bu dar dünyada kaderini yaşamak düşmüştü. Gerçi bu yaşamdan çok memnundu, orucunu tutuyor, Allah’a inanıyor, akşamları yatağa yattığında duasını eksik etmiyordu. Bekârdı, ama günümüz kızları gibi, arkadaşları gibi düşünmüyordu. Kendini evleneceği erkeğe saklıyordu. Tamam evlenmeden önce sevdiğinle dolaşacak, onunla öpüşüp koklaşacak ama işte o kadar. Teninin sıcaklığını, arzularının ateşini, kutsal bekâretini erkeğine, beyaz atlı prensine saklayacaktı. Yaşı daha otuza bile gelmemişti. Ankara’da yaşıyordu, Keçiören’de, babasının kendisine aldığı evde. Ailesi Zonguldak’ta oturuyordu, kömür kokusunun sindiği, ekmeğin, kazancın sağlıktan çaldığı şehirde. Çocukluğu orada geçmişti, en çok limanı severdi. İki katlı evlerinin bulunduğu büyük bahçede iğde, nar, ceviz ve dut ağacı vardı.

Korkular yine tüm düşlerini bir geminin denizi yarması gibi yarıyor, kafasında zonkluyor, yatakta kendinle boğuşup duruyordu. Tavanda o an dolaşıyor, kendini bir an korkunç bir kâbusta olduğunu sanıyor, fakat sonra… Elini çimdiriyor, gözünü yumuyor, yumuşak kirpiklerini şimşek gibi açıyor, gerçek yine tüm acımazsızlığıyla karşısına geçiyor, acıtıcı bir tonda benden kaçamazsın diyordu. Sena dört duvarın arasına sıkışmış gibiydi.

Onu ilk gördüğünde bir şey hissetmemiş, hatta tipine bile uygun bulmamıştı. Siyah kıvırcık saçlarının altında iki iri göz vardı, anlamsızca dünyayı seyreden iki kahverengi donuk bakış. Yüzü biraz yuvarlak, biraz da kare gibiydi, çenesi sivri kayaları anımsatıyordu. İlgi çekici bir yanı yoktu, hatta biraz iticiydi. Sonra görüşmeye başladılar, zamanla ondan hoşlandı. Konuşması kendisini etkilemişti.

Sarmalar… Duyguları dönüp duruyordu. Bir an kendini çok yalnız ve çaresiz hissetti. Ailesi, annesi ne vardı şimdi yanında olsaydı. Onlar Ankara’ya taşınmak istememişlerdi. Ablası… Evde her dediği emir gibi algılanan ve ret edilmeyen ablası… Sena’nın iki tane dünya tatlısı yeğeni vardı. Ece beş yaşınsa, Beril ise henüz daha on aylıktı. Eniştesinin maddi durumu iyiydi. Babasının fabrikasına ortaktı. Annesi ablasına gösterdiği desteğin hiç olmazsa birazını ona gösterseydi, nasıl da ihtiyaç hissediyordu annesine. Yanında olsa, dizine yatsa ve annesi onun saçlarını okşasa. O da anlatsaydı, ağlasaydı, paylaşsaydı yaşadıklarını. Şimdi karanlık ve ıssız ormanları anımsatan odasında kendi kurgularıyla baş başa mücadele ediyor, boğuluyordu. Zaman kalsa geçmişte ve o zamanı değiştirse. Sena’nın yılgın ince parmakları farkında olmadan boynuna gitti, hemen sağ omzunun başlangıcında minik bir tepeciği andıran siyah benine. Usulca, ürkütmekten korkarcasına onu sevdi, güçlü bir rüzgâr içini yaladı, geçti. Tatlı bir ürperti hissetti, yüzüne sıcak bir tebessüm yayıldı. Tamer’in sıcak nefesini ensesinde, ılık dudaklarını beninde yaşadı. Kalın, küt işaret parmağının benini okşayışını.

Bir bulutun sislerin arasından çıkışını andırırcasına bakındı hüzünlü gözleri. Vicdan yine karşısındaki duvara bir hâkim gibi kuruldu. Tokmağın sesiyle duruşmayı başlattı. Savcı sert ve yargılayıcı bakışlarıyla Sena’yı sanık sandalyesine oturttu. Savcının gözleri sanki kirli bir geceden fırlamıştı. Korkunç bir yüzü, damarlı kaba elleri, siyah kirli sakalları vardı. Tırnağını kesmediği orta parmağını durmadan Sena’ya uzatıyor, suçluyor, Türk Ceza Kanunun kendini aldatmayı düzenleyen seksen dördüncü maddesine istinaden idamını istiyordu. Sena konuşmak, kendini savunmak istiyor, fakat bir türlü sesi çıkmıyor, annesinin bakışları avuçlarında, tırnaklarını kanlı etlerine batırıp duruyordu. Korkuyordu, bir an kendini idam sehpasında sandı, iri kıyım bir cellât başında bekliyor, sahne karışıyor, on bir asker tüfeğini ona doğrultuyor, terliyor, savcının kahkahaları onu uçurumun kenarına getiriyordu. Hâkim dişlerini ucu kanlı bir kürdanla karıştırıyor, Sena’ya Beyoğlu’nun arka sokaklarında geceleyin dolaşan birisi gibi bakıyor, ağzının kenarından akan salyaları avuçlarınla tekrar yutuyordu. Birden ortaya jüri çıkıyor, üyelerinin hepsinin erkek olduğu jüri onun üzerine doğru geliyorlardı. Annesi nar ağacından el sallıyor, ablası nanik yapıyor, babası bahçelerinde yaz akşamları oturdukları çardağın altından sigarasını içerken mahzunca bakıyordu.

-Anne! diye bağırarak uyandı. Rüya gördüğünü uzun bir süre anlayamadı. Kendine gelince saçlarından ense köküne kadar terlediğini hissetti. Kalktı, sarı ayıcıklı terliğini giydi. Yarı sarhoş, yarı ürkek banyoya doğru yürüdü, aynada bir an Tamer’in güneş gözleri yansıdı. Abdest aldı. Evden getirdiği ucu işlemeli namazlığı dolaptan aldı, ayaklarının ucuna serdi. Ayak parmakları küçücüktü.

ersin başeğmez
05 aralık 2008 19:58 _ izmir
çaysız_şekersiz ve bademsiz

Muhabbetara.com sitesinin bu bölümünde aşk hikayeleri, yaşanmış gerçek hikayaler bulabilirsiniz. Kişiler hikayesinin beğendiyseniz yada Kişiler hikayesi dışında bu ve buna benzer gerçek hikayeler okumak isterseniz Kategoriler kısmındaki “Hikayeler” linkini tıklayıp Kişiler aşk hikayesi tarzında bir çok hikayei bulabilirsiniz.

Kişiler hikayesini beğendiyseniz lütfen yorum yapınız

Kişiler hikayeler, Kişiler aşk hikayesi, Kişiler gerçek hikayeler, Yaşanmış hikaye Kişiler, Yaşanmış hikayeler Kişiler