Ankaranın başkent oluşu

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum, Sivas Kongrelerinden sonra 27 Aralık 1919 günü Temsilciler Kurulu üyeleriyle birlikte Ankara’ya geldi.

O zamana kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul idi. Osmanlı Mebusan Meclisi son kez 12 Ocak 1919′da İstanbul’da toplandı. 16 Mart 1919 günü İngilizler İstanbul’a girdi. Önce meclisi bastılar. Bu olay üzerine birçok milletvekili Anadolu’ya geçti. Yakalananlardan çoğu tutuklandı. Artık Osmanlı Mebusan Meclisi’nin İstanbul’da toplanma olasılığı kalmamıştı. Milletvekillerinin toplanacağı ve ülkenin yönetileceği bir başkent gerekiyordu.

Ankara, Anadolu’nun ortasında, savaş cephelerine eşit uzaklıkta bir kentti. Savaşın yönetimi ve haberleşme, Ankara’dan kolaylıkla yürütülürdü. Dağılan Osmanlı Mebusan Meclisi üyeleri ile Sivas ve Erzurum Kongreleri’nde seçilen temsilcilerin bir yerde toplanması gerekiyordu. Bu nedenle 19 Mart 1919 günü Mustafa Kemal Paşa kimi illere ve komutanlıklara bir genelge gönderdi. Bu genelgede özetle; “Osmanlı Devletinin yaşamı ve egemenliğinin sona erdiği” bildiriliyor, “Türk ulusu kendi yaşamını ve bağımsızlığını koruyacaktır.” deniliyordu. Bu genelgeden sonra temsilcilerle Osmanlı Mebusan Meclisi’nden gelen üyeler Ankara’da toplanmaya başladılar. Ankaralılar onları coşkuyla, sevinçle, sevgiyle karşıladı.

Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920 günü, Ankara’da açıldı. Meclis, ilk oturumunda Mustafa Kemal Paşa’yı başkan seçti. Mustafa Kemal Paşa bundan sonra ülkeyi kurtarma çalışmalarını Anadolu’nun bu küçük kentinde sürdürdü. Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın planları bu yoksul kentte hazırlandı. Savaşın başarıya ulaşması için düzenli ordular kuruldu. Bu ordular İnönü’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da düşmanı bozguna uğrattı. 30 Ağustos 1922′de kazanılan Başkomutanlık Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’mız tamamlandı.

Yurdumuz düşmanlardan kurtulduktan sonra 13 Ekim 1923 günü İsmet Paşa ve dört arkadaşı Ankara’nın başkent olması için Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yasa önerisi verdiler. Öneri mecliste oylandı, kabul edildi. Böylece Ankara yeni Türkiye Devleti’nin başkenti oldu.

Başken, ülkenin yönetim merkezidir. Büyük Millet Meclisi, devlet başkanı, başbakanlık, bakanlıklar, yüksek yargı organları, başkentte bulunur.

Ankara başkent olduktan sonra gelişti. Modern yapılar, büyük apartmanlar yapıldı. Yüksek okullar, üniversiteler açıldı. Fabrikalar, yeni iş yerleri kuruldu. Kent kısa sürede büyüdü, genişledi.

Ankara bugün nüfus yoğunluğu bakımından yurdumuzun ikinci büyük kentidir.

Her yıl 13 Ekim günü Ankara’nın başkent oluşu, düzenlenen büyük törenlerle kutlanır. Ankara Kalesi’nde başlayan bu törene özel giysileri içinde seymenler, öğrenciler, çeşitli dernek temsilcileri katılırlar. Törende yapılan konuşmalarda Ankara’nın başkent oluşunun anlam ve önemi belirtilir.

AHİLİK HAFTASI

AHİLİK HAFTASI – Ekimin 2. pazartesi ile başlayan hafta
 

Cumhuriyetimizin kuruluşunun yetmiş sekiz, Osmanlı devletinin kuruluşunun yedi yüz ve Türklerin Anadolu’yu yurt edinmelerinin bininci yıl dönümünü kutladığımız bu yıllar bize Türk tarihinin en önemli kurumu olan Ahiliği hatırlatmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti 75 yıl önce Osmanlı’dan devir aldığı yönetimi, Osmanlı da 700 yıl önce Anadolu Selçuklu devletinden almıştı. Anadolu Selçuklu devleti de Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun bir parçası olarak bu topraklarda yaklaşık bin yıl önce kurulmuştu. Görüldüğü üzere 1000 yıldır Türkler Anadolu toprakları üzerinde yaşamaktadır.

Türklerin tarihi aslında bin yıl ile sınırlı değildir. Bilinen en eski insanlık tarihine kadar uzanır. Oğuz Hanlığı, Uygur devleti, Göktürk devleti, Hun devleti M.Ö. 4000 yıldan beri, devletini ve kültürünü yaşatmaktadır. Dünyamızda bu süre içerisinde birçok devletler kurulmuş, kültürler yaşamış, bunlardan birçoğu yıkılmış ve kaybolmuşlardır. Türklerin altı binyıldır tarih sahnesinde oluşunun önemli bir sebebi kültür değerlerini korumalarından ileri gelir. Bu kültür değerlerinin özü Ahilik Kültürü biçimine dönüştüğü XI. yüzyıldan sonra yeni bir anlayışla devam eder.

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, bu konu üzerinde hassasiyetle durmuş ve Ahilik Vakfının tertip ettiği bir Şed Kuşanma töreninde Ahilikle ilgili veciz bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında, “…Bin seneye yakın bir zamandır Anadolu kıtasının sahipleriyiz. Bir büyük medeniyetimizin olduğunu bu medeniyetin birbirinden güzel, birbirini tesiri altında bırakmış hazinelerinin bulunduğunu biliyoruz. Öyle olmasa zaten bu kadar uzun süre bu kıtaya hâkim olunamazdı…” demiştir.

Tarih boyunca Türkler daima iyiyi güzeli aramışlar ve bulduklarında da tereddüt etmeden almışlardır. Türklerin İslamiyet’e geçmeden önceki kültür değerleri bile bugün birçok ülkede görülememektedir. Tarihi araştırmalarda o dönemde insan haklarına saygı, kadının toplumdaki saygın yeri, misafirperverlik, bir tehlikeye karşı birlik oluşturmak, dayanışma, yardımlaşma gibi birçok insani değerlerin bugünkü tabiri ile evrensel değerlerin mevcut olduğunu görüyoruz.

Türkler bu değerler ile mücehhez olarak çağın en yüksek medeniyetini kurmuşlardır. Dünyada pek çok dinler, inançlar ile karşılaşan Türkler bazılarını denemişler fakat kendilerine en uygun gelen İslam dinini kabul etmişlerdir. Bu dini seçerken hiçbir zorlama, hiçbir baskı yapılmamış kendi istekleri ile bu yüce dine geçmişlerdir.

Ahilik tüm bu değerleri kaynaştıran ve hayata geçirilmesini sağlayan bir yeniliktir. Türklerin “Rönesans”ıdır.

Ahilik anlayışı, toplumda yaşayan fertleri birbirine yaklaştırmak ve aralarında dayanışma kurulmasını sağlamaktır.

Bir toplumda birlik ve dayanışmayı sağlayan en önemli unsur müşterek değerlerin korunması ile mümkündür. Türklerin Anadolu’da bin yıldan beri varlığını sürdürmelerindeki sır Ahilik anlayışı içerisinde bu değerlere saygı göstermeleridir.

Bu anlayışa göre din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkese eşit muamele yapılmıştır. Bir toplumda sosyal tabakalaşma olabilir. Kimi zengin, kimi fakir olabilir; fakat ikisi arasındaki fark fazla olmamalıdır. Ahilik zenginliğe karşı değildir. Çalışmak ve üretmek, alın teri ile kazanmak Ahilikte bir ahlak kuralıdır. Bunun için herkesin mutlaka bir mesleği ve işi olmalıdır. Ahilik, halkın sırtından geçinenlere, bir köşeye çekilip miskin miskin oturanlara karşıdır.

Ahilikte iş ve meslek ahlakı, kabul edilmesi mecburi kurallar haline gelmiştir. Kendinden önce başkalarını düşünmek ve kollamak, hak ettiğinden fazlasını istememek, kanaat ve tevazu ölçüleri içerisinde “hırs” ve “tama”dan uzaklaşmak, kendi yeteneğine uygun bir işle meşgul olmak, sanatını mutlaka bir 3 üstaddan öğrenmek ve birliğin, beraberliğin korunması için dayanışma içerisinde bulunmak ahiliğin mutlaka uyulması şart olan ahlak kaideleridir. Bu kaideler, Ahileri tekke ve türbelerde çöreklenerek, el açıp halkın kutsal duygularını sömürerek onların sırtından bedava geçinen asalak zümrelerden ayıran farklardır. Ahiler yeniliğe açık insanlar olup, halka sanat, meslek ve genel bilgiler öğretmek için var güçleriyle çalışırlar.

Bu bakımdan Ahiliğin eğitimcilere ışık tutacak önemli özellikleri vardır.
Ahilik sisteminde, işyerinde çalışanlar ile çalıştıranlar arasında pek fark olmadığı gibi aralarında baba-oğul ilişkileri vardır. İşyeri aynı zamanda sanatın ve ahlakın öğretildiği bir okuldur. Burada üretilen mal, belli bir ihtiyacı karşılayacak şekilde kusursuz ve tam olarak üretilir. Emeğin karşılığı çalışanının alın teri kurumadan ödenir. İşyerlerinde çalışan ve çalıştıranlar dayanışma içerisindedir. Bu uygulama emek ve sermaye’nin barışık olduğu bir model oluşturur.

Günümüzde toplam kalite, müşteri beklentileri, tüketici korunması, standart üretim gibi kavramların önemi yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. Bugün kaliteli üretim için başvurulan ve Toplam Kalite Yönetimi dediğimiz tedbirlerle tüketicinin daha ucuz, daha kaliteli mal alma imkânı doğmuştur. Ahilik sisteminde bir malın üretimden tüketicinin eline geçene kadar üretimin her safhası bütün çalışanların sorumluluğu altındadır. Çıraklar, kalfalar ve ustalar hep birlikte malın kalitesinden sorumludur. Ayrıca oto kontrol sistemi ile malın kalitesi sürekli denetlenir. Bugün de toplam kalite yönetimi kapsamında kalitede mükemmellik, verimlilik, hatasız üretim, kalite güvenliği, ülke ve uluslararası standartlara uyum, ISO 9001, tüketiciye cevap verme hattı, tüketici tatmini gibi konular henüz yeni yeni işyerlerinde gündeme gelmeye başlamıştır. Üretime katılan her kademedeki personelin eğitimi, işletme içi tüm personelden faydalanma, tam kapasite çalışma gibi tedbirler yanında işyerinde her türlü üretim ve hizmetlerden işyeri çalışanları sorumlu 4 tutulmaktadır.

Ahilik düşüncesinin kurduğu Ahi Birlikleri’ni batıdaki ve doğudaki benzer teşkilatlardan ayıran özellik, din adamlarının da devlet adamlarının da Ahiler üzerinde herhangi bir etkisinin olmayışıdır. Bunun sonucu olarak Ahilik sivil toplum kuruluşlarının en eski bir modelidir. Ahiler, daima toplum yararına hizmet yapmışlardır.

Bugün görülen bazı sivil toplum kuruluşları gibi halkı bölmemişler, halka ve topluma zararlı faaliyetlerde bulunarak, yalnız kendi üyelerinin menfaatini korumamışlardır. Bugün sivil toplum kavramı, demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olarak kabul edilmekte ve resmi otoritenin karşıtı bir örgütlenme olarak algılanmaktadır. Devlete karşı gelmek, devletin kurumlarını tahrip edenlerden yana gözükmek, sırf demokrat gözükmek için bu kurumlara destek vermek Ahiliğe ters düşer.

Devlet olmaz ise sivil toplum kuruluşunun da olamayacağını bilmemek en büyük cehalettir. Sivil toplum kuruluşlarının görevi halkın ihtiyacı ve mutluluğu için devletle beraber devlete yol gösterici olmaktır.
Ahilerin kendi üyeleri ile devlet ve toplumdaki fertler arasındaki ilişkilerde daima “demokratik ve laik” anlayış hâkim olmuştur. Ahiler seçmede, seçilmede ve idarede tamamen demokratik bir sistem içinde yaşarlardı. Keyfilik, şahsi ihtiras ve emellere kesinlikle yer verilmezdi. Teşkilatın hak ve adalet ölçülerine riayet ederek toplumda saygın bir yer kazandıkları ve topluma hizmette kusur etmedikleri, devletle halk arasındaki koordinasyonu sağladıkları için, Ahi başkanı devlet başkanının ayağına gitmemiş, devlet başkanı Ahinin ayağına gelmiştir.

Fransa’da, otoriter yapıyı yumuşatmak ve yönetimle vatandaş arasındaki ilişkileri iyileştirmek üzere on beş yıl önce kurulan “Ombudsmanlık” kurumu Avrupa Birliği anlaşmasında ele alınmıştır. Topluluk üyesi ülke vatandaşlarının yeni sisteme entegrasyonunda otorite ile halk arasında doğacak anlaşmazlıklarda arabulucu rolü oynamak, ortaklık kurumları arasında güven ilişkilerini güçlendirmek, ayrıca vatandaşın şikâyetlerini 5 kabul ederek ortaklık kurumlarının demokratik işlemesini sağlamak amacı ile “Avrupa Ombudsmanı” kurulmuştur.

Bu kurum aslında 1809 yılında yöneticiler ve yargıçlar hakkında yasal soruşturma yapmak üzere İsveç’te kurulan Ombudsmanlık kurumunun bir devamıdır. Dünyamızda yaklaşık yüz yıl önce kurulan ve Avrupa Birliği’ne örnek bir kurum olarak yaşatılan, bizim de belki her şeyde olduğu gibi kötü bir taktikçilikle Avrupa’da var diye hemen bu senenin başında ithal ettiğimiz bu kurumun daha orijinalinin yeni yüz yıl önceki Ahilik sisteminde mevcut olduğunu bilmiyoruz.

Almanya’nın kalkınmasında, Sanayi üretim birliklerinin önemli rolü olduğu, bu birliklerin eğitim ve teknik eğitime büyük önem vermelerinden, araştırmalarla elde edilen buluşların üretime uygulanmasından, bankaların bütün kaynakların sanayi emrine verilmesi ve devletin, yönetici yüksek memurlarının bu birlikleri desteklemesi sayesinde Ortaçağ geriliğinden kurtularak kısa zamanda büyük ve zengin bir ülke haline geldiği bilinmektedir. Benzer uygulama Osmanlı’daki Ahi Üretim Birlikleri’ndeki eğitim sistemine, orta sandıklarını sanayi emrinde kredi kuruluşu olarak hizmet verilmesine benzemektedir. Nitekim Almanya’ya Sanayi Birliklerini tetkik için giden bir heyetimizin Alman kalkınmasının sırrının ne olduğuna dair sorusuna bir yetkilinin cevabı “Siz buraya boşuna gelmişsiniz. Eğer dört yüz yıl önceki Osmanlı’daki Ahi Üretim Birliklerini incelemiş olsaydınız, bizim nasıl kalkındığımızı öğrenirdiniz.” olmuştur.

Gazeteci Yazar Hasan Pulur’un 21.08.1992 tarihinde Olaylar ve İnsanlar köşesinde “Almanların mesleki eğitim sistemlerine yüzyıl önce, Osmanlı’daki Ahilik sistemini örnek aldıklarını” yazmıştır.
Japon sanayileşmesi, vazife şuur’u ve iş ahlakının samurayların geleneksel değerleri ve Konfüçyüs’ün felsefesine dayandırılması sonucu elde edilen başarılarla gerçekleşmiştir.

Japon Sanayi Birlikleri, Alman Sanayi Grupları Birlikleri’nin sistemini alarak kendi gelenekleri ile birleştirmek suretiyle kalkınmışlardır. Aynen Alman Sanayi Birlikleri’nde 6 olduğu gibi gençleri sıkı bir iş disiplini ve güçlü bir ahlak eğitim vererek yetiştirmişlerdir.

Japonya’da işçi işveren arasındaki münasebetler aynı ailenin iki ferdi arasındaki münasebete benzer. Birbirine saygılı ve dayanışma içerisindedirler. İşyerinde tam dürüstlük, ahlaklılık ve özveri ile çalışmak her Japon gencinin ideali olmuştur. Ülkesi için çalışmayı her şeyin üstünde gören bu zihniyet Japon kalkınmasının en önemli dinamiği olmuştur. Bu bilgiler ışığında Japonların kalkınmasında, Ahiliğin temel kaidelerini oluşturan benzer değerler etkili olmuştur diyebiliriz.

Ülkemizde yeni yeni kurumsallaşan Rekabet Kurulu, Patent Enstitüsü, Kosgeb, Reklâm Kurulu yanında Ticaret ve Sanayi Odaları, İşçi ve İşveren Sendikaları, Kooperatifler, Esnaf Odaları, Belediye, Bağ-Kur gibi sosyal hizmet veren kurumlar Ahilik sisteminden günümüze yansıyan kuruluşlardır.

2000′li yılları yaşadığımız şu günlerde, Ahiliğin ahlak ve çalışmaya ait prensipleri kısaca Ahilik felsefesi, dünyamızda ilerleyen toplumların modeli olacaktır. Bu görüş bir kehanet değildir. Bugün nasıl ki kalkınmış birçok ülkede Ahilik prensiplerinin izlerini görüyorsak, yarın da ilerlemiş toplumların yükselmesinde Ahilik ilkelerinin, önemli rol oynadığı görülecektir.

Tüm çalışan esnafımızın Ahilik Haftasını www.muhabbetara.com sitesi olarak candan kutlar, hayırlı kazançlar dileriz

VEREMLE SAVAŞ EĞİTİMİ HAFTASI

VEREMLE SAVAŞ EĞİTİMİ HAFTASI
 

 
 İnsanların sağlığı için en tehlikeli hastalıklardan biri de veremdir. Verem hastalığına halk arasında ince hastalık, tıp dilinde tüberküloz denir. Bulaşıcı bir hastalık olan verem mikrobunu Robert Koch adında bir Alman doktoru bulmuştur. Onun için verem mikrobuna Koch Basili denir.

Bu mikrop insan vücuduna solunum ve sindirim yoluyla girer. Çabuk fark edilip önlem alınmazsa vücudu kemirir, zayıflatır. Ölüme neden olur.
 

Mikroplar hangi organa yerleşirse hastalık o organın adı ile anılır. Akciğer veremi, kemik veremi, gırtlak veremi, deri veremi, ilik veremi.. gibi.

Verem, insandan insana, hayvandan insana geçer. En yaygın olanı akciğer veremidir. Tıp bilimi ilerledikçe verem mikrobunu yok edici ilaçlar yapıldı. İnsanları bu hastalıktan korumak için aşılar bulundu. Verem aşısına B.C.G. aşısı denir.

 Verem aşısı ülkemizde ilk kez 22 Aralık 1952 tarihinde yapılmaya başlanmıştır. Bu aşıyı sağlık kuruluşlarında bütün insanlar ücretsiz olarak yaptırabilir. Zaman zaman kent, kasaba ve köylerde B.C.G. aşı kampanyaları açılır, aşı yapılır. Bu aşı okullarda öğrencilere de uygulanır.
 

B.C.G. aşısı yapıldığında verem mikropları vücudumuza girse de bizi hasta etmezler. Son yıllarda verem hastalığı ile yapılan savaş başarıya ulaşmış, hastalık önemli ölçüde azalmıştır.

Yurdumuzda veremle savaşmak, kişilerin vereme yakalanmasını önlemek, hasta olanları sağlığa kavuşturmak amacı ile Verem Savaş Dernekleri kurulmuştur..verem Savaş Dernekleri; halkı verem tehlikesine karşı uyarır. Onları bu konuda aydınlatır. Hastalanmamak içi neler yapılması, nelerin yapılmaması konusunda bilgi verir.

Veremli hastaların sanatoryum denilen verem hastanelerinde iyileştirilmelerini sağlar. Ayrıca zayıf yapılı, kolaylıkla vereme yakalanabilir kişilerin prevantoryum denilen dinlenme yerlerinde bakımlarına yardımcı olur.
VEREMDEN KORUNMAK İÇİN ALINACAK ÖNLEMLER

Havasız yerlerde kalmamalıyız.
Dengeli beslenmeliyiz.
B.C.G. verem aşısını yaptırmalıyız.
Veremli hastaların eşyalarını kullanmamalıyız.
Veremli hastanın tabağından yemek yememeli, bardağından su içmemeli, kaşık ve çatallarını kullanmamalıyız.
Öksüren, hapşıran insanlardan uzak durmalıyız.
Açık ve temiz havada dolaşmalıyız.

VEREM HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

Geceleri terleme ve hafif ateşlenme,
Kesik kesik öksürükler,
Halsizlik ve devamlı yorgunluk hali.
İsteksizlik
İnsan vücudunda zayıflama belirir. Zayıflama ilk iki ay içerisinde yavaş, sonraki aylarda daha hızlı görülür.

VEREM AŞISINI BULAN (Robert Koch)

Robert Koch 1843 Aralığında Orta Almanya’nın bir köyünde doğdu. Bu dağ köyünde çocuklar oyun oynamak için kalabalık gruplar meydana getirirlerdi. Bir madencinin oğlu olan Koch da bunlarda biriydi, fakat bu çocuk bütün arkadaşları gibi gruplar içinde oynamanın yanı sıra sık sık yalnız başına kalıp çevresini incelemekten çok hoşlanırdı. Robert Koch çiçeklerin, böceklerin adlarını öğreniyor, kelebekleri inceliyor ve bu hayvanları hareket ettiren gücü araştırıyordu. Bir hamam böceği nefes alıp verebiliyor muydu ? Yüreği var mıydı ? Küçük Koch gelecekte bunları öğrenmeyi kafasına koymuştu.

İlk, orta öğrenimini başarıyla tamamladıktan sonra Tıp Fakültesine yazıldı. Ciddiliği ve çalışmasıyla dikkati çekiyor, eğlenceye hiç zaman ayırmayarak durmadan okuyor ve sistemli bir şekilde araştırıyordu. 1862’de Tıp Fakültesini başarıyla bitirerek Hamburg Hastanesi doktor yardımcılıklarından birine atandı.

Sabırlı, çalışkan bir kişi olan Doktor Koch, çevresindeki insanların kendisine üstün bir değer verdiklerini görüyor ve bu saygıyı kötüye kullanmayarak tükenmez bir çabayla araştırmalarına devam ediyordu. İnsanların hastalıkların pençesine düşmelerinden, birden bire sararıp solarak mum gibi eriyip gitmelerinden hayrete düşüyor, bunun nedenlerini öğrenmek istiyordu.

Bu soruların cevaplarının laboratuarındaki mikroskopta gizli olduğunu biliyordu. 1880 yılında Berlin Sağlık Kurulu’na atandı. Bu atama onun araştırmalarını genişletmesine yaradı. Gerçekten de işe başladıktan iki yıl sonra verem hastalığıyla ilgili ilk önemli araştırması yayınlandı.

1882 yılında bir gece hasta bir akciğer parçacığının dokuları içinde boyama usulüyle kahverengine boyanmış bir çok canlının kıpırdadığını gördü. İşte bunlar insanların bela olan verem hastalığının mikrobuydu.

Bu önemli buluş bütün dünya bili alanında büyük bir ilgiyle karşılandı ve büyük yankılar uyandırdı. Bu arada bir çok bilgin ve doktorla birlikte Hindistan, Afrika ve Japonya’ya geziye çıkan Koch, uyku hastalığı, malarya, tifüs gibi hastalıklar üzerinde incelemeler yaptı. Kolera hastalığını meydana getiren vibrion basilini buldu. Bütün bu keşiflerinden ötürü de 1905 Nobel ödülünü kazandı.

Yaşadığı sürece tıp konusundaki araştırmalarıyla insanlığa hizmet eden, bir çok eser yayımlayan Dr. Koch, 67 yaşındayken 1910 yılında kalp yetersizliğinden öldü.

Olmayan Sevgiliye

Olmayan Sevgiliye
Kendimi hiç olmadığım kadar iyi hissettim senin her kelimende.
Cümlelerin kimi zaman bir iş kadını edasında, kimi zaman ise bir bebek masumluğudaydı.
Kendimi tam karanlığın kollarına teslim etmek üzereydim ki çekip de aldın beni.
Gözlerimi kamaştırdı gülüşünün eşsiz parıltısı.
Henüz kanlı canlı karşımda göremesemde seni, resimlerde gördüğüm o eşi bulunmaz gülücük bile beni fazlasıyla mutlu etmeye yetti.
Ben hayatı solfej edasında yaşarken gelip de müziğim oldun.

Kulaklarımda tatlılığının melodisi yankılandı.

Resimlerde gözlerine baktığımda, vücudumda serin bir rüzgar hissettim her defa.
Her fotoğrafta kanatlarını aradım bir melek olduğunu düşünerek, gördümde.
Çünkü gerçekleri sadece yüreğiyle bakabilenler görür.
Yüreğimle baktım ve gördüm.
Gerçeklerden uzaklaşmak istediğim her dakika tüm gerçekliğinle gözlerimin önündeydin.
Yüzünde bir maske olduğunu hayal ettiğim anlarda, her o maskeyi çıkarma girişimimde kan revan içinde kaldı ellerim.

Maske yoktu, gerçektin.

Odamda aklımı kaçırdığımı düşünmüştü herkes, belki de delirdiğimi ama sen normal olduğumu düşünen nadir insanlardandın.
Tüm kapılarımı kapatmıştım hayata karşı ki gelip de araladın.
Onlarca betonarme kalp arasından açmış bir çiçek gibi doğdun hayatıma.

Benzersizdin.

Karanlıkta kaybolmak üzere olan hayallerime öyle bir girdin ki, gözlerim kamaştı aydınlığınla.
Umutsuzluktan sarhoş olan düşüncelerime soda-limon etkisiydin kimi zaman ise.
Hayat bazen o kadar kötü hissettirir ki insanlara kendini, güzel yaşantılarından alır da, bir çıkmaza sokağa koyar onları, bana da aynı şeyi yaptı ve sen karşımda duran çiçekler ile dolu bir yoldun benim için.
Beni sende en çok etkileyen şey, bir bebeğin masumluğuna sahip olan tebessümündü.
Zaman geçtikçe, seni daha iyi tanımaya başladıkça anladım ki aslında hayat gerçekten güzel ve yaşanılabilir güzelliklerle dolu.

Yalanlar sardığında etrafımı, hayatımdaki tek doğruyu düşündüm, seni.

Kalem tutamaz hale geldiğinde kollarım, gülüşünü düşündüm ve tekrar kuvvet kazandı kollarım.
Sanki yazan ben değildim, yazan başka biriydi, belki de gülüşünle içimde canlanan yeni bir hayat belirtisiydi bu satırları yazan.
Bir uyuşturucu bağımsızlığının uyuşturucu araması gibi aradım seni umutsuz kaldığım her dakika.
Ben gökyüzündeki bir kuştum, insanlar ise ellerinde sapanlarıyla bekleyen çocuklardı ve sen beni bi kenarda oturup izleyen, düşüncelerimi anlayabilen tek insandın.
Büyük bir kalabalık ortasında sesimi duyuramamıştım kimseye, mikrofonum oldun.
Bazen ise aklımın içine girip benim adıma konuştun adeta.
Hakkında düşündüklerim birkaç tane beyaz kağıda sığdırılamayacak kadar yoğun ve derin aslında.
Hepsini tek tek anlatmak isterdim ama kalemim bu kez her zamankinden daha ürkek ve çekingen davranıyor.
Başında durduğum fakat sonunu göremediğim bir yol gibisin ve belki de bu yüzden çekingen davranıyor kalemim, henüz yolun başındaki bir kazada kaybetmek istemem duygularımı.

Her zamankinden daha çok susuyorum bu defa.

Yaklaşık bir hafta içinde senden kilometrelerce uzaklaşacağımı düşünüyorum ve kendimi bir boşluğun ortasında hissediyorum yine.
Seni yanımda hissettiğim anlarda, soyut alemlerde gezintiye çıkıp, şarkılarımı söylüyorum yıldızlara.
Ancak yıldızlar anlayabilir gülüşündeki o parıltıyı, ancak çiçekler görebilir gözlerindeki o sevgi tohumlarını.

Bir yıldız kadar ışıltılı, bir çiçek kadar güzelsin.

Gökdelenler ortasında kalmış bir gecekondu gibi hissettiğimde kendimi, elimden tutup en yukarılara taşıdın beni.

Sen beni buldun, ben kendimi buldum.

Olmayan Sevgiliye Dostluğu hikayesinin beğendiyseniz yada Olmayan Sevgiliye Aşk hikayesi dışında bu ve buna benzer gerçek Aşk hikayeleri okumak isterseniz Kategoriler kısmındaki “Hikayeler” linkini tıklayıp Olmayan Sevgiliye Aşk hikayesi tarzında bir çok Aşk hikayesi bulabilirsiniz.

Olmayan Sevgiliye Aşk hikayesini beğendiyseniz lütfen yorum yapınız

Olmayan Sevgiliye hikayeler, Olmayan Sevgiliye aşk hikayesi, Olmayan Sevgiliye gerçek hikayeler, Yaşanmış hikaye Olmayan Sevgiliye, Yaşanmış hikayeler Olmayan Sevgiliye

Duygu Gemisi

Duygu Gemisi
Her şeye rağmen yaşamak güzel…Seni yaşamak daha da güzel.Rüya gibi sanki;gidende sensin kalan da….

Senin için yaptıklarımın karşılığı bu olmamalı..Hiç olmadık zamanlarda ıslandı gözlerim.Tutmaya çalıştım olmadı.Gözyaşlarım çok masumlardı,özgürce akamadılar.İlk zamanlar uykulardan uyandım,annemi daha çok özledim,gözyaşlarım daha çok duygu yüklü aktılar.Daha yoğun yaşadım seni ve özlemi.Şimdi ise artık duygu yüklü bir gemi gibi hissediyorum kendimi.Senin ruhunun kalbi bende,benim ruhumun kalbi de bendeki aşkının derinliğinde.
Seni çok anlattım kendime,ama dinletemedim.Vazgeçemedim senden.Sensizliği yaşamaya cesaret edemedi bu duygu gemisi.Eğer sensiz yola çıksaydı;boynu bükük,gözlerindeki yaşlarla,gecenin karanlığında yine bir tek seni arayacaktı…Ama her ne olursa olsun,duygu gemisini senin yokluğunda dinlendiren tek şey;yine sen oldun.Bedenini ve ruhunu sen dinlendirdin.Sen olmasan da,senin sesini duyamasa da duygu gemisi,denizin üstünde özgürce uçan martıların sesini,senin sesini duyar gibi can kulağıyla dinledi…Deniz kokusu yerine senin kokunu kokluyor gibi içine çekti,sonuna dek….Bunlardı duygu gemisini ayakta tutan.Senin yokluğunda bunlarla hayatta kalmayı başardı.Her zaman en küçük şeylerden en büyük mutluluğu çıkardı,senin için.Her zaman denizin görünmeyen ufkuna baktığında,seni gördü.Belki de duygu gemisinin ilerlemesini sağlayan tek gerçekte buydu?Senin yokluğuna inanmamasıydı…İnanmıyordum,sen vardın,sen hep bendeydin.Ben seni hiçbir zaman kaybetmedim
.
Keşke hep durduğun yerde dursaydın.Hiç gitmeseydin.Beni bırakıp gitmeseydin.Yine bir deniz kıyısında otursaydın,duygu gemisinin gelmesini bekleseydin.Sana ne kadar kırgın olsa da geleceğini biliyordun.Biliyordun ki oraya kadar geldin ama sonra orda koyup gittin.
İzledim seni orda beni beklerken.Duygu yüklü gemiyi ne olursa olsun bekleyeceğim diyordun,söz veriyordun kendine…Ama yapamadın!Bakışlarından,gözlerinden akan o tertemiz gözyaşlarından bile anlaşılıyordu gitmek istemediğin.Kıyamadım sana bağırmaya.Gitme ben buradayım diyemedim.Çünkü ben seni sevmeye bile kıyamadım.
Sensiz öyle zor geçti ki yolculuğum.Deniz çok ağlattı beni geri dönmek istedim ama seni bırakıp dönemedim.Sen ordaydın çünkü.Sana gidiyordum,gözlerinde gece olmasını bekliyordum,gece karanlığında parlayan ışıklardan biri senin gözlerindeki ışık olabilirdi.Umudunla yaşamak,senin hayatta olduğunu bilmek bile bana güç veriyordu.Meğer ne zormuş sensizlik…

Gökyüzüne seslenirdim her gece;seni çok sevdiğimi söyleyebilmek için.Yalnızlık arkadaşım gibi olmuştu artık.Seni paylaştığım tek kişi yalnızlığım olmuştu.İçimdeki sana durmadan sarılıyorum,seni kaybetmemek için.Çünkü biliyordum;ben her içimdeki sana sarıldığımda,sen bedeninde bir sıcaklık,sevgi hissediyordun.Bunu bende hissediyordum.Sonra kirpiklerimin ıslandığını hissediyordum,sensizliğe ağlıyordum galiba…Hasretin bu kadar acımasız olmamalıydı senin,bu kadar canımı yakmamalıydı,bendeki sana bu kadar nefretle bakmamalıydı.Neden yapıyordun bunu bana?Ben seni hiç gizli yaşamadım,sen hep yanımdaydın.Bana çektirdiğin bu eziyetin adı;AŞK olmalı…Bendeki senin aşkın olmalı,benden sana giden,kuru dallarla örülmüş bir köprü olmalı bunun adı….Yaşanması ise;bendeki sen kadar özel!

Duygu Gemisi Dostluğu hikayesinin beğendiyseniz yada Duygu Gemisi Aşk hikayesi dışında bu ve buna benzer gerçek Aşk hikayeleri okumak isterseniz Kategoriler kısmındaki “Hikayeler” linkini tıklayıp Duygu Gemisi Aşk hikayesi tarzında bir çok Aşk hikayesi bulabilirsiniz.

Duygu Gemisi Aşk hikayesini beğendiyseniz lütfen yorum yapınız

Duygu Gemisi hikayeler, Duygu Gemisi aşk hikayesi, Duygu Gemisi gerçek hikayeler, Yaşanmış hikaye Duygu Gemisi, Yaşanmış hikayeler Duygu Gemisi


Muhabbetara sohbet odalarına hoşgeldiniz. Kaliteli ve seviyeli chat muhabbet odalarına girmek için hazır olun. Sitemiiz sabit kullanıcıları haricinda googleda muhabbet chat ve bir çok sohbet kelimeleri aramasında üst sıralarda çıkmanın gurunu yaşamaktayız. google un verdiği bu ayrıcalık ile sizlere daha iyi ve kaliteli bir hizmet vermek için ekibimiz ile birlikte çalışmaktayız.

sohbet indir sakarya emlak ilahiler dinle sohbet Kpss konuları !> Şarkılar
Clicky Web Analytics